ERZURUM EVLERİNDE "BAŞ ODA"
Sanat tarihçiler ve araştırmacılar, eski Erzurum evleri ile ilgili şu bilgileri verirler:
“Erzurum evlerinin oluşumunda zengin coğrafya, tarih ve kültürün payı büyüktür. Yaşanan hayat, iklim ve yapı malzemeleri, evlerin tasarımında etkendir. Erzurum evleri, Türk ev mimarisine uygun fakat kendine has özellikleri olan bir konut türü olarak karşımıza çıkar.
Günümüzde mevcut Erzurum evlerinin en eskisi 18. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Saltuklu ve ilhanlı döneminde inşa edilen eserler içerisinde dini, askeri ve sosyal yapılar ağırlıkta olmasına karşın, sivil mimari eserler günümüze ulaşmamıştır. Bu türün örnekleri sadece Osmanlı döneminin son üç yüz yılına aittir. Bugün bunların da durumu içler acısıdır.
Bir iç sofa çevresinde gelişen Erzurum evlerinin önemli mekânını tandır evleri oluşturur. Genelde iki katlı inşa edilen bu evlerin zemin katında sofa, baş oda ve diğer odalar bulunur. Ön cephe kapı, pencere ve köşelerde kesme taşın, diğer kısımlarda moloz taşın kullanıldığı duvarlarda bağlayıcı madde çamur harçtır. Tandır evleri genellikle kırlangıç örtülüdür. Odaların tavan ve dolaplarında ahşap süslemeler görülür.” ( Doç. Dr. Hüseyin YURTTAŞ )
“Doğu Anadolu Bölgesi’nin soğuk iklimi, taş malzemenin bolluğu nedeniyle Erzurum’da apayrı bir ev ve plan tipi ortaya çıkarmıştır.
Diğer bölgelerde açık olan avlu ( hayat ) burada kapalı olup, zemin kattaki diğer bölümlerin ortak geçiş mekânı durumundadır. Sofanın görevini de avluya bağlı bulunan tandır evi karşılamaktadır.
“Ev,, “aşhane,, gibi isimlerle anılan tandır evi; sekisi, tandırbaşısı, kurunu ve örtü tekniğiyle kendine has bir mimari bütünlük içerisindedir.
Evin birinci katında daracık bir sofaya açılan bir veya iki oda bulunur. Bunlardan bir tanesi “başoda,, “ayvan oda,, selamlıktır. Erzurum evi odalarının iç düzenleri: yüklük, gasil hane, sedir, makat gibi unsurları ile Türk evinin bütün özelliklerine sahiptir.” ( Haşim KARPUZ )
Ben size çocukluğumun geçtiği eski bir Erzurum evini hayalimde kalan görüntüleri ile aktarmak istiyorum:
Karşına Palandöken’i alıp Murat Paşa Hamamı’nı geçince 150–200 metre ilerde derenin sağ tarafında Bican Sokağın başındaydı anneannemlerin evi. Orta halli bir esnaf eviydi. Köşelerde kesme taşların, diğer kısımlarda moloz taşların kullanıldığı, çamur harcıyla bağlanmış iki katlı bir evdi. Ön cephede giriş kapısı, sağında bir pencere; ikinci katta dikdörtgen üç pencereyle sokağa bakardı.
Kapıdan girişte küçük bir avlu, sağda küçük bir oda… Avludan ikinci bir kapıyla “ev,, veya “aşhane,, denilen bölüme geçilirdi. Kısa bir koridor. Sağ tarafında kiler ve un ambarı bulunurdu. Daha sonra mekân tandıreviyle genişlerdi. Sol tarafta siyah renkli taş bir kurun. Onu erzak dolapları ve küçüklü büyüklü bakır tencereler, sahanlar, serpuşların dizildiği işlemeli örtülerle süslü terekler takip ederdi.
Kırlangıç örtüsünün altında, tam köşede kesme taşlardan alınlığı olan tandırbaşı. Işığı, kırlangıç örtünün üstündeki baca penceresinden alan aşhane, yemek pişirmek, yemek, dinlenme, uyuma, depolama ve ev halkının toplandığı çok fonksiyonlu bir mekândır.
Bu ilde en sevilen şey sıcaktır. Tandırbaşı, sıcağı özümleyerek insan damarlarına yayan yerdir. Burada her şey doğaldır. Tanrıdan yanan tezek, geven otuna, demirden ve ahşaptan yapılmış araç gerece kadar.
Güngörmüş, nur yüzlü, hayat okulunun tecrübeleri ile bezenmiş beli ihramlı, önü peştamallı analarımızın tandırda pişirdiği Halil İbrahim bereketli yemeklerin tadını, kokusunu artık bulabiliyor muyuz? Heyhat…
Bu evlerin her bölümü ayrı bir gizem, ayrı bir güzellik sergiler. Orada yaşayan insanlarda stres yoktur. Taş toprak ve ahşap, vücutlarındaki olanca elektriği alır. Gözleri yoracak yapay ne bir renk vardır, ne de bir nesne…
İnsanda hiçlik duygusunu uyandırırlar. “Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan,, dercesine süsten, gösterişten uzak bir görünüm sergilerler.
Kanaati, tevekkülü çağrıştırırlar. Zira dualarla başlanan işler, dualarla bitirilirdi bu evlerde.
Kilerin hemen üstünden tahta bir merdivenle ikinci kata çıkılırdı. Küçük bir sofa. Sağda ceviz ağacından oyma aynalı bir konsol. Solda, içinde yüklük ve gasilhane bulunan küçük bir oda. Karşıda üç penceresi ile sokağa bakan “baş oda,, veya “ayvan oda,,.
Pencereler oda zemininden 50–60cm yükseklikte. Duvar kalınlığının 50cm oluşunu pencerelerin girintisinden anlıyoruz. Adeta birer niş oluşturmuşlar. İçlerinde iklime uygun saksı çiçekleri…
Yan tafta uzunca bir makat, üzerinde toprak boyanın canlılığını yansıtan, bordo rengin hâkim olduğu halı ve yastıklar. Yastıkların üzerinde kanaviçe işlemeli kar beyazı örtüler. Üst duvarda, bu renklere yakın bir halı asılı.
Soğuğun şiddeti pencerelerde nakışlar oluşturmuşsa, ortada büyükçe bir soba, üzerinde cızırdayan bir su kazanı. Yerde odayı kaplayacak büyüklükte lacivert renkli bir Isparta halısı. Üzerinde çiçekli kumaşlarla kaplı minderler.
Baş odanın tabanı ve tavanı ahşap. Duvarlar birkaç yılda bir yenilenen alçı ile bembeyaz. Tavandan asılmış bir lüks lambası. Köşe duvarda ise çiviye asılı gaz lambası. Duvarlarda tavana yakın birkaç kıblegâh.
Ve insanlar… Baba, anne, altı oğul, iki kız. Daha sonraları gelinler ve ayrı evlere gidiş süreci, dağılış…
Erzurum evlerinin baş odası; hane halkını bir araya toplayan, sobanın yanıbaşına kurulan yer sofrasında yemeklerin yendiği, minderlere bağdaş kurularak limonlu kıtlama çayların içildiği ve en önemlisi bitmez tükenmez sohbetlerin yapıldığı mekânlardı.
Bu ayvan oda, ev halkından başka komşuluk ilişkilerinin daha sağlam olduğu o dönemlerde sokak ve mahalle insanlarını da bir araya getirirdi.
Uzun kış gecelerinde hurma tatlısı, kavurga, kuru üzüm ve yakut renkli çay ikramında; halk hikâyeleri, cenk destanları, Ahmediye ve Muhammed’iyelerin okunduğu sosyal bir mekândı baş oda.
Bu odaların yok oluşu, birlikteliğimizi de yok etti. Şimdi bir apartman dairesinde ailenin her ferdi kendi odasıyla baş başa. Bazen birbirlerini göremedikleri günler bile oluyor.
Ve sevgi kayboluyor, saygı itibarını yitiriyor. Kültür erozyona uğruyor.
Bu odalarda oturma, kalkma, konuşma, yeme, içme bir adap dâhilindeydi. Şimdi her fert kendi odasında özgürce yaşıyor, ama büyüğüne saygı duymadan, küçüğünü sevmeden, komşusundan haberi olmadan.
Rengârenk iftar sofralarının kurulduğu, hatimlerin okunduğu, toplu teravih namazlarının kılındığı bu odalarda alırdı ilk inanç katrelerini çocuklar.
Evlenen aile fertlerinin nikâhları bu odalarda kıyılır, cenazelerin ardından taziyeler yine bu odalarda kabul edilirdi.
Cumhuriyet Caddesi’nin arka sokaklarını geziyorum. Ayakta kalmayı başarmış birkaç eski ev. Çok azında insan yaşıyor, geri kalanı terkedilmiş. Bunların yanında gücünü yitirip yıkılmış, viran olmuş evler. Bu yıkıntılar içerisinde bile odalarının, tandırbaşılarının isli duvarlarında o sıcaklığı hissedebiliyorum.
Baş odaların olduğu evleri tekrar geri getiremeyiz. Teknoloji ve yaşam düzeyi buna izin vermiyor. Betonlaşmayla birlikte insanlar bu evlerden adeta düşmandan kaçar gibi kaçtılar. Daha iyi daha rahat yaşamak uğruna. Ama sevgilerini, bereketlerini, huzurlarını, o taş ve çamurdan yapılı evlerde bıraktılar.
Bu evlerle birlikte mahalli kültürümüzde ellerimizden kayıp gidiyor. Hiç değilse, bu evler olmasa bile baş odaları yaşatmalıyız. Birbirine özlem duyan yüreklerin buluşacağı, dertlerini paylaşacağı, bir tatyan, bir uzun hava ile içlerine dolan sıkıntılarını salıverecekleri, halk hikâyeleri dinleyebilecekleri ayvan odalar oluşturmalıyız.
Buraları, kültürümüzün genç nesillere aktarılacağı mekânlar haline getirmeliyiz. Yapay nesnelerle kuşatılmış şu dünyamızda birkaç saatimizi doğal bir ortamda geçirebilmeliyiz.
Televizyon ve bilgisayarın esaretinde konuşmayı unuttuk. Sıkıntılarımızı hep içimize attık. Her birimiz, patlamaya hazır birer bomba olduk.
Caddede, sokakta tek başına, düşünceli gezen bireylerin çoğaldığı günümüzde; bu mekanları bunalım içindeki insanlarımıza psiko-terapi hizmeti veren birimler haline getirmeliyiz.
Bir başımıza yaşar hale geldik. Gördüklerimiz, duyduklarımız, bildiklerimiz bizimle yaşıyor, bizimle yok olacak. Birikimlerimizi aktaramıyoruz. Buna uygun zamanımız yok, mekânımız yok, insanımız yok.
Erzurum’u tanımak isteyenlerin, şehrimizi ve kültürümüzü bire bir yaşayarak gerçek bilgiler alabilecekleri;
Üniversitesi ile, esnafı ile, eşrafı ve sanatçısı ile gönül birliğinin kurulacağı, ruh alışverişinin sağlanacağı yerlere ihtiyacımız var.
Baş odalar bunları var edecek umarım.
Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri Derneği’nin buna uygun birimleri var.
Buradan başlayalım, ne kaybederiz?
Hayati KERGET
26.05.2009
|